arrow

Notre Dame in Kamburu

Kalabalığın yuhaladığı, iğrendiği, korktuğu ve okuyucunun pek de kolay kendini bağdaştıramayacağı bir karakter Quasimodo: Victor Hugo’nun önemli eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu’nun başkarakteri. Bu yapıtla olan tanışıklığım, kitabı okumadan önce Disney’in yaptığı animasyon filmiyle gerçekleşmişti. Animasyon, orijinal eserden oldukça farklı olsa da, eserin üzerine kurulu olduğu değerleri yansıtıyor diyebiliriz. Kısaca hatırlatmak gerekirse, kitap Orta Çağ’da Paris’in ünlü Notre Dame Katedrali’nde çancılık yapan kambur Quasimodo’nun trajik hikâyesini anlatıyor. Bu yapıtı özel kılan ve kalıcı bir yer edinmesini sağlayan şey ise — ki elbette o zamanlar bunu bu şekilde ifade edemiyordum — beğeni kazanmış pek çok hikâyede gördüğümüz “seçilmiş kişi” kalıbının neredeyse tam bir antitezi olması.

Klasik seçilmiş kişi hikâyelerinde, kaderi insanlığı kurtarmak olan bir ana karakter karşımıza çıkar. Zorluklarla mücadele eder ve karşısındaki düşmanı yenerek zafere ulaşır. Zaten çoğu zaman bu zafer, bir kader ya da önceden yazılmış bir yazgı aracılığıyla öngörülmüştür. Her şey plana uygun ilerlediğinde ise seyirci bir doyum hissine ulaşır. Popüler kültürden birkaç örnek vermek gerekirse, Star Wars’un Luke Skywalker’ı, Matrix’in Neo’su, Harry Potter ve Naruto; daha klasik örneklerde ise Theseus ve Kral Arthur, seçilmiş kişi hikâyelerine örnek olarak sunulabilir. 1

Quasimodo’da ise tam tersini görüyoruz. Ana karakterimiz şanssız doğmuş, canavar gibi görünen, kaderinde dünyayı kurtarmak olmayan, ezilmiş ve hor görülmüş bir kambur. Nitekim hikâyesi de mutlu sonla bitemiyor. Fakat Quasimodo’nun görünüşü ile diğer insanların ona atfettiği özellikler hiç örtüşmüyor: O, olağanüstü kibar, kimsenin idrak edemediği derinliği ve sevgiyi anlayabilen, iyi niyetli bir karakter. Eseri tecrübe etmemiş okuyuculara daha fazla spoiler vermemek için burada kesiyorum. Animasyonu izlemenizi ve zaman ayırırsanız kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim.


Figür 1. Quassimodo: Disney’in Notre Dame’ın Kamburu Animasyonundan bir kare. 1996. https://www.hollywoodintoto.com/wp-content/uploads/2021/07/disney-hunchback-of-notre-dame-review-1996-1-780x470.jpg

Peki, bu yapıt neden önemli? Notre Dame’ın Kamburu, aslında bilinçli olarak kurgulanmış bir şekilde sizi imge ile olgu arasındaki farkı derinlemesine sorgulamaya itiyor. Quasimodo’dan bireye genellersek: Bir kişinin karakteri ile dış görünüşü her zaman örtüşmeyebilir. Çok iyi ve düzgün görünen biri kötü niyetli olabilirken, korkunç görünen biri aslında çok iyi kalpli olabilir. Bir diğer deyişle, görüntü ile içerik bağdaşmayabilir.

Bu kavramları bir üst iterasyonda, daha kuramsal bir perspektiften ele alırsak: Doğadaki her nesne, olay veya düşünce (bu yazıda “olgu” olarak adlandırılacaktır), bizim ona dair algımız ve deneyimlerimiz doğrultusunda zihnimizde bir imge oluşturur. Dünyayı ve çevremizi bu imgeler üzerinden deneyimleriz. Olgu, bizim onu algılama ve yorumlama şeklimiz aracılığıyla imgeyi oluşturduğu için, bu iki kavram arasında önemli farklılıklar olabilir. Daha doğru bir ifadeyle, olguyu birebir kopyalayamayacağımızdan, her imge olguya dair bir referans veya gösterge olarak var olur. Bu durum, bu yazının ana önermesi olan şu ifadeyi gösterir: İmge ile olgu arasında doğrudan bir bağlantı olması şart değildir.

Literatürde İmge ve Olgu

Yazının ana konusu olan bu kavramlar arasındaki ilişki, farklı araştırmacı ve düşünürler tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bu nedenle, öncelikle bir tanım setiyle başlamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Olgu: Gerçeklikteki nesnenin kendisidir.

Temsil: Gösteren veya gösterge, bir olgunun başka bir şey aracılığıyla ve belirli parametreler üzerinden gösterilmesi durumudur. Örneğin yazı, resim vb. Burada belki belirtmemiz gereken bir diğer nokta, temsilin genellikle gerçeklikten bağımsız ve kendisi de ayrı bir olgu olabileceğidir. Temsil ile olgu arasında doğrudan bir bağ olması zorunlu olmamakla beraber, genellikle olguya ait belirli parametreler üzerinden bir bağlantı kurulur.

Bunu oldukça somut bir örnekle açıklayacak olursak, bir satranç oyununu oynayan A ve B kişilerini ele alalım. Satranç tahtasında A kişisi beyaz, B kişisi ise siyah taşlarla oynasın. A kişisi ile onu temsil eden beyaz renk arasında herhangi bir bağıntı olmak zorunda değildir. Nitekim, herhalde her satranç oyuncusu farklı oyunlarda hem beyaz hem de siyah taşlarla oynamıştır. Burada beyaz taşlar, A kişisinin o oyundaki temsilidir; ancak beyaz renk ile A kişisi arasında zorunlu veya doğal bir ilişki yoktur.

İmge: İmge ise olguya dair zihinde oluşan tezahürdür. İmge algısaldır ve değişiklik gösterebilir. Aynı olgu, farklı kişiler tarafından farklı şekillerde algılanabilir ve dolayısıyla farklı imgeler oluşturabilir.

Daha çok felsefi ve linguistik bir tartışmanın konusu olan bu temaya birçok farklı yaklaşım dahil edilebilse de, konuyu benzer terminoloji ve problemler üzerinden ele alan iki kişiden bahsedebiliriz: Ferdinand Saussure 2 ve Ludwig Wittgenstein. 3


Figür 2. Saussure, dilbilim alanında anlamın oluşumunu gösteren ve gösterilen kavramları üzerinden kuramsallaştırmıştır. 1916. https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/d/d6/Saussure_Signifie-Signifiant.png

Düşünürler, belirtilen kavramlar arasındaki ilişkiyi birbirinden farklı şekillerde kurgularlar. Örneğin, olgudan temsile, temsilden imgeye hiyerarşik bir geçiş olduğunu iddia eden yaklaşımlar olduğu gibi, temsilin de başlı başına bir olgu, temsilin zihindeki karşılığının ise bir imge olduğunu savunan argümanlar vardır. Bu yazıda, daha karmaşık bir analiz gerektiren temsil kavramı, linguistik ve felsefi bir tartışmayı gerektirdiğinden içeriğin kısmen dışında bırakılmıştır. Bunun yerine, imge ve olgu gibi daha basit tanım kümeleri oluşturulabilecek kavramlara ve bunların gündelik hayatımızdaki izdüşümlerine odaklanılmıştır.


Figür 3.Foucault, The Order of Things (1966) adlı eserinde Diego Velázquez’in Las Meninas (1656) tablosunu analiz ederek, görsel temsili geleneksel olarak yapılandıran hiyerarşik modellerin ve sınıflandırma sistemlerinin sorgulanması gerektiğini savunur. Tablo, yerleşik kategorileri pekiştirmek yerine, temsilin istikrarsızlığını ortaya koyar ve görsel bilginin düzenlenmesine ilişkin geleneksel yaklaşımlara bir eleştiri sunar. 1966.https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f8/Las_Meninas_%281656%29%2C_by_Velazquez.jpg

Peki, görece bariz görünen bu bilgi üzerine yazı yazılacak kadar önemli olan nedir? Kuramsal araştırmanın doğası gereği ortaya çıkan soyut bir bilgi gibi görünse de, imge ve olgu ayrımını yapabilmek ve bu iki kavram arasındaki ilişkinin türünü tanımlayabilmek, bize şaşırtıcı şekilde hem günlük hayatımızı hem de toplumsal ve çevresel açıdan daha adil ve ideal olanı inşa etme konusunda bazı düşünsel yapıtaşları sunabilir.

Peki nasıl? Bu durumu açıklamak için ilk başta yüzen kavramların hatlarını, örnekler üzerinden biraz daha belirginleştirelim.

Ayni Sorunsalin Farkli Disiplinlerdeki Yankilari

Bilgisayar Bilimi

İmge ve olgu arasındaki farkın dile getirilmesi, farklı disiplin ve bağlamlarda tekrar tekrar karşımıza çıkar. Örneğin, enformatik bilimi, bilgisayarlarda bilgiyi depolarken bunları her zaman aynı olan, açık veya kapalı bit birimleri ve bunların kombinasyonları şeklinde ifade eder. Bir bilgisayar bilimci, ifade edilen bilginin her zaman sembolik olduğunu bilir. Bu durum, nesne yönelimli programlamada da karşımıza çıkar.

Bilgisayar biliminde veri yapıları, bir bilgi modelinin ikilik (binary) düzende nasıl temsil edileceğini belirleyen bir kurgu olarak tanımlanabilir. Sayılar ve karakterler gibi temel veri tipleri, herkes için ortak olan ve standartlaştırılmış temsillere sahip daha basit yapı taşlarıdır. Buna karşılık, programın ihtiyaçlarına göre şekillenen daha karmaşık veri yapıları, verinin nasıl algılandığı ve nasıl işlenmek istendiği doğrultusunda tasarlanan soyut, kurgusal yapılardır.

Konu hakkında bilgisi olmayan okuyucular için yazıyı teknik olarak bulanıklaştırmak istemiyorum. Fakat buna, sezgisel güzel bir örnek olduğunu düşündüğüm Craig Larman’ın Applying UML and Patterns kitabını verebilirim. Kitap, her ne kadar felsefi bir çıktıdan ziyade doğrudan işlevsel temsil mekanizmalarına odaklansa da, farklı temsil mekanizmalarının olasılığına ve bu olasılıkların yarattığı fırsat ve kısıtlamalara değinmektedir.


Figür 4. Craig Larman’ın Applying UML and Patterns kitabının kapağı. Aynı olgunun farklı şekillerde temsil edilebilmesi ve yorumlanabilmesi, farklı temsil biçimlerinin sunduğu olanakların önemini vurgular. 1997. https://m.media-amazon.com/images/I/71XTPbPx5jL._SL1500_.jpg

Bu kurgular, farklı programlama paradigmaları içerisinde farklı biçimlerde modellenebilir ve her tasarım kendi içinde belirli avantajlar ve dezavantajlar barındırır. Sonuç olarak, verinin temsil biçimi, aynı zamanda onun nasıl düşünüldüğünü ve hangi bağlamda anlam kazandığını da belirler. Bu durumda imge, temsil biçimini şekillendirir.

Matematik

Bir başka bağlamda, belki de daha felsefi bir tartışma olan “matematik keşif midir yoksa icat mı?” sorusunu duymuş olabilirsiniz. Bu yazının amacı bu soruya bir yanıt aramak olmasa da, bu soru yazının ele aldığı konu bağlamında tartışılabilir. Nitekim soru, aynı zamanda matematiğin bir “imge” mi yoksa bir “olgu” mu olduğu şeklinde de sorulabilir.

Bu denemede bu soruya doğrudan bir cevap verme amacı güdülmemektedir. Bununla birlikte, konuya dair açıklayıcı bir örnek sunduğunu düşündüğüm için metne dahil edilmiştir. Olgu tekil ve benzersizken, imge çoğul olabilir ve farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Bu durum bize çeşitli avantajlar sağlarken, aynı zamanda bizi belirli bir düşünce biçimine kanalize ederek sınırlayabilir. Ancak bu sınırlamalar her zaman açık ve görünür değildir.

Matematik bize, temsil mekanizmaları aracılığıyla gerçekliği soyutlayarak zihnimizde modelleyebilme olanağı sağlar. Örneğin François Viète ve René Descartes başta olmak üzere onlarca matematikçi, bugünkü cebirsel gösterimlerin gelişimine katkı sağlamıştır. 16. yüzyıldan önce ancak geometrik olarak ifade edilebilen denklemler zamanla yazınsal formata dökülebilmiş, bu notasyon ise zihinsel algı gereksinimini devre dışı bırakarak kavramları kâğıt üzerinde belirli kurallarla soyutlanabilir hâle getirmiştir. 4 Bir zamanlar döneminin en yüksek seviyedeki matematikçilerinin uğraştığı denklemler, bu temsil mekanizmaları sayesinde bugün ortaokul-lise seviyesindeki öğrenciler tarafından çözülebilir olmuştur. Konuyla ilgili Veritasium kanalının hayali sayıların icadı üzerine güzel bir videosu var; izlemenizi tavsiye ederim. 5


Figür 5. Veritasium’un How Imaginary Numbers Were Invented videosundan bir kesit. Geçmişte geometrik olarak ifade edilen matematiksel yapılar, zamanla cebirsel gösterimler aracılığıyla belirli kurallar içerisinde temsil edilebilir hâle gelmiştir. Bu farklı temsil biçimi, aynı matematiksel olgunun daha soyut ve sistematik bir şekilde ele alınabilmesini mümkün kılmıştır. 2021. https://youtu.be/cUzklzVXJwo?t=183

Bir başka örnekte, Mathematica sisteminin ve Wolfram Language’in geliştiricisi olan Stephen Wolfram, matematiğin bir yönüyle “icat” olarak ele alınabileceğini öne sürmektedir. Matematik, doğruluğundan şüphe edilmeyen aksiyomların üzerine, yine doğruluğundan şüphe edilmeyen mantıksal çıkarımlar ve bu çıkarımlardan türeyen yapılar aracılığıyla inşa edilir. Bu bakış açısına göre, matematiğin ortaya koyduğu sonuçlar yalnızca keşfedilen gerçeklikler değil, aynı zamanda seçtiğimiz başlangıç kabullerinin doğal sonuçlarıdır.

Wolfram’a göre, temel aldığımız aksiyom setlerini değiştirdiğimizde, aslında bambaşka matematiksel sistemler ve dolayısıyla bambaşka “matematiksel evrenler” inşa edebiliriz. Hangi yapıların var olabileceği, hangi problemlerin çözülebileceği ve hangi sonuçlara ulaşılabileceği, büyük ölçüde başlangıçta kabul ettiğimiz aksiyomlar tarafından belirlenir. Bu açıdan bakıldığında matematik, sabit ve tekil bir yapı olmaktan ziyade, farklı başlangıç kabulleri üzerinden inşa edilebilen sistemler bütünü olarak görülebilir. 6 7 Wolfram’ın bu perspektifinden bakıldığında, matematik bir olgudan ziyade bir imge olarak şekillenir.

What we observe is not nature itself, but nature exposed to our method of questioning.

Gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değil, doğanın bizim sorgulama yöntemimize kendini gösterme biçimidir.

Werner Heisenberg. 1927.

Sanat

İmge, olgu ve temsil arasındaki ilişki, sanatçıların da yoğun olarak ele aldığı bir konudur. Bu ayrım, temsil mekanizmalarına yüklediğimiz kabulün gücünü gösteren iyi bir örnek sunar.

René Magritte’in çalışmaları bu bağlamda özellikle dikkat çekicidir. “Pipo” eserinde, aynı olguya dair farklı imgeler birbiriyle çelişir biçimde sunulur. Ancak burada önemli nokta, hem resmin hem de yazının yalnızca birer temsil olmasıdır. Pipoya dair resim de, yazı da olgunun kendisi değil; ona dair farklı temsil biçimleridir.

Problem ise bireyin bu temsiller arasından hangisini “doğru” olarak benimsediği noktasında ortaya çıkar. Bu durumda bir trikotomi ile karşılaşırız: Yazı mı doğrudur, resim mi doğrudur, yoksa her ikisi de mi yanlıştır?


Figür 6. René Magritte’in İmgelerin İhaneti adlı eseri. 1929. https://en.wikipedia.org/wiki/File:MagrittePipe.jpg

Magritte, bu meseleyi sanatı aracılığıyla bir tartışma alanı olarak ortaya koymuştur. Burada varılan nokta şudur: Seçtiğimiz imgeler, olguya ve gerçekliğe dair algımızı şekillendirir; bu algıların bütünü ise toplumumuzu, içinde bulunduğumuz yapılı çevreyi, dünya görüşümüzü ve dolayısıyla nasıl yaşadığımızı belirler. 8

İmge ile olgu arasındaki ilişki, bir ya da birden fazla parametre üzerinden kurulabileceği gibi, hiçbir zorunlu bağa da dayanmayabilir. Yani imge ile olgu arasında doğrudan bir karşılık ilişkisi bulunması zorunlu değildir.

Buradaki temel risk, imgenin bir manipülasyon ve kontrol aracı olarak kullanılabilmesidir. Çünkü imgeyi şekillendiren yapı, aynı zamanda düşünme biçimimizi de yönlendirebilir. Bu durum, bireyi var olmayan bir şeye inandırabilir, olasılık alanını daraltabilir ya da mevcut olmayan olasılıkların varlığına ikna edebilir.

Toplumsal düzeyde ise imgelerin kabulü, yalnızca bireysel algıyı değil; o topluluğun içinde bulunduğu yapılı çevrenin nasıl evrileceğini de belirler. Bu ayrımın kuramsal çıktılarına değinmeden önce, gündelik yaşamda imgenin gücüne dair daha somut örnekler üzerinden örneklerimizi genişletebiliriz.

Gundelik Hayati Kuran Imgeler

Reklamlar

Reklam, genel kabul gören tanımıyla, bir ürünün, hizmetin veya etkinliğin tanıtımı ve teşviki amacıyla gerçekleştirilen iletişim faaliyetleridir. Neoliberal yapının domine ettiği günümüz dünyasında reklam, neredeyse herkesin sürekli maruz kaldığı yaygın bir olgu hâline gelmiştir.

Reklam üreticilerinin sıklıkla kullandığı tekniklerden biri, bireylerin düşünce yapıları içerisinde kendi deneyimleri ve duygularıyla ilişkilendirebilecekleri pozitif imgeler oluşturmaktır. Bu yöntemle ürün ya da hizmet, doğrudan özellikleri üzerinden değil, duygusal çağrışımlar ve kültürel imge setleri üzerinden anlamlandırılır. Böylece imge, algının kurucu bir bileşeni hâline gelir.

Buna tarihsel olarak en bilinen örneklerden biri, De Beers’in 20. yüzyılın ortalarında, özellikle 1947 yılında başlattığı “A Diamond Is Forever” sloganıyla yürüttüğü kampanyadır. Bu kampanya, elmas ile “sonsuz aşk” kavramı arasında güçlü bir imgesel bağ kurarak elması yalnızca bir mücevher olmaktan çıkarıp evlilik ve bağlılık ritüelinin neredeyse zorunlu bir sembolüne dönüştürmüştür. Böylece ekonomik bir ürün, toplumsal bir norm ve duygusal bir zorunluluk gibi algılanmaya başlanmıştır.


Figür 7. De Beers reklam filmi. Elmasın “sonsuz aşk” ve evlilikle özdeşleştirilmesini sağlayan reklam kampanyasının, bir ürünün toplumsal ve duygusal bir imgeye dönüştürülmesine dair erken örneklerinden biri. 1997. https://www.youtube.com/watch?v=8pU6WQXkiOU

Nadirliği ve sertliği nedeniyle bir zamanlar oldukça değerli taşlar arasında kabul edilen elmaslar, Sanayi Devrimi’nin getirdiği teknolojik ve ekonomik imkânlarla birlikte 19. yüzyılda (özellikle 1870’lerden itibaren Güney Afrika’da büyük elmas yataklarının keşfedilmesiyle) sanıldığı kadar da nadir olmadığının anlaşılmasıyla yeni bir üretim ve dağıtım sürecine girmiştir. 20. yüzyılda ise sentetik elmas üretiminin mümkün hâle gelmesiyle birlikte, aslında nadirlik temelinde değerlendirildiğinde büyük ölçüde “istisnai değer” iddiasını kaybetmiş bir materyal hâline gelmiştir. 9

Buna rağmen elmas, değerini kaybetmek yerine daha da güçlenmiştir. Bunun temel nedeni, üretim ve dağıtımını kontrol eden yapıların, ekonomik tekelleşmenin yanı sıra başarılı bir imge yönetimi kurabilmiş olmalarıdır. Özellikle De Beers tarafından yürütülen reklam kampanyaları, elması yalnızca bir mineral olmaktan çıkarıp kültürel ve duygusal bir zorunluluk nesnesine dönüştürmüştür.

Bu süreçte elmasın “nadirliği”, aşkın nadirliği ile; “sertliği” ise aşkın ve bağlılığın sonsuzluğu ile analojik olarak ilişkilendirilmiştir. Bu bağlantılar doğrudan değil, dolaylı ve duygusal imgeler üzerinden kurulmuş; böylece elmas yüzük, özellikle evlilik ritüelinde, neredeyse evrensel bir norm hâline gelmiştir.

Sonuç olarak, günümüzde elmas ne gerçek anlamda nadir ne de özsel olarak benzersizdir. Ancak bu durum, onun toplumsal ve ekonomik değerini belirlemede belirleyici değildir. Asıl belirleyici olan, imgenin nasıl kurulduğu ve bu imgenin olguya dair algıyı nasıl şekillendirdiğidir. Bu da bizi önceki tartışmalara geri götürür: İmge ile olgu arasındaki ayrım, pratik dünyada çoğu zaman ikincil kalır; esas güç, imgenin üretim ve kabul mekanizmasında yatar.

imagination rules the world.

Dünyaya hükmeden hayal gücüdür.

Napoléon Bonaparte

Para

Para kavramı da güncel bağlamda imge ile olgu arasındaki farkın güçlü bir örneği olarak ele alınabilir. Değişim aracı olarak para, farklı değerlerle takas edilebilen ortak bir ölçüt olarak kurgulanmış, temelde ise toplumsal bir uzlaşıya dayanan yapay bir sistemdir. 10 Bu özellikler, paranın fiziksel varlığından çok, onun temsil ettiği “değer imgesi”nin güvenilirliği ile ilgilidir. Yani para, kendi başına değeri olan bir nesne değil; değer kavramına dair ortak bir imgenin somutlaşmış hâlidir. Bu anlamda para, fiziksel bir nesneden ziyade kurgusal bir değer temsilidir.

Dahası, paranın kendisi zaten bir değer imgesiyken, zamanla bu imgenin taşıması beklenen temel özellikleri bile taşımaktan vazgeçerek ikinci bir soyutlama katmanına geçmiştir. Fiziksel bir obje olarak düşünüldüğünde, ortak bir ticaret aracında aranan bazı temel özellikler öne çıkar: dayanıklı olması, zaman içinde bozulmaması, zararlı olmaması (örneğin radyoaktif ya da kimyasal açıdan risk taşımaması), kolayca temin edilememesi ve en önemlisi sahteciliğe karşı dirençli olması. 11 Altın, bu özellikleri büyük ölçüde taşıdığı için uzun yıllar boyunca uygun bir ticaret metası olarak kullanılmış; günümüzde ise yerini madeni para, banknot ve dijital para biçimlerine bırakmıştır. Ancak çeşitli sahteciliği önleyici süreçlerden geçirilse ve üretimi kontrollü şekilde yapılsa da, günümüz para sisteminin fiziksel karşılığı büyük ölçüde kâğıt ve düşük değerli metallerden oluşmaktadır — yani olgunun kendi özellikleri değil, olgu üzerine inşa edilmiş bir imgenin imgesi geçerlidir artık. Bu çıpasızlaşmanın tarihsel dönüm noktası 15 Ağustos 1971’de yaşanmıştır: ABD Başkanı Richard Nixon, doların altına dönüştürülebilirliğini askıya alarak Bretton Woods sistemini fiilen sona erdirmiş, “geçici” olarak sunulan bu karar hiçbir zaman geri alınmamıştır. 12 O andan itibaren dolar — ve onu izleyen diğer başlıca para birimleri — herhangi bir fiziksel metaya bağlı olmaktan çıkmış, tamamen güvene dayalı bir sisteme dönüşmüştür. Bu kopuş paranın, artık imgenin taşıması beklenen son fiziksel referanstan da arınarak salt bir güven ilişkisine indirgendiğinin resmi kabulüdür.

Bu imgeleşme çeşitliliğine dair bir başka çarpıcı örnek de kripto paralardır. Kripto paralar, klasik anlamda değeri kendinde tutan bir meta olarak değil, bireyler arası değer transferlerini değiştirilemez biçimde kaydeden dağıtık bir defter (ledger) sistemi olarak kuramsallaştırılmıştır. 13 Nitekim iktisatçı Felix Martin, parayı tarih boyunca bir emtia değil “toplumsal olarak yaratılmış, devredilebilir bir kredi sistemi” olarak okumanın daha isabetli olduğunu savunur; 14 bu çerçevede Bitcoin, değeri kendinde barındırmayan ama bir kayıt/uzlaşı ağı üzerinden değer üreten sistemlerin güncel bir uzantısı olarak görülebilir. Bitcoin’in kendi teknik temelinde de bu okuma açıkça görülür: sistem, güvenilir bir üçüncü tarafa (bankaya) ihtiyaç duymadan, işlemlerin kriptografik olarak zincirlenmiş bir kayıt üzerinde doğrulanmasına dayanır — yani “değer” değil, “değerin devrine dair uzlaşılmış kayıt” esastır. Bu açıdan kripto para, imgenin fiziksel çıpadan koptuktan sonra ulaştığı en radikal noktayı temsil eder: artık ortada ne bir meta ne de bir banknot vardır, yalnızca dağıtık bir ağın üzerinde varlığını sürdüren, matematiksel olarak doğrulanmış bir güven kaydı vardır.


Figür 8. Takas Sisteminden Kripto Paraya: Paranın Evrimi. Ankur Sinha. 2022. https://www.linkedin.com/pulse/from-barter-crypto-evolution-money-ankur-sinha/

Dahası, farklı ülkelerin para birimleri arasında birimsel olarak büyük değer farklılıkları bulunması da bu göreliliği doğrular niteliktedir: para, mutlak ve evrensel bir değer olmaktan çok, toplumsal ve ekonomik uzlaşıya dayalı göreli bir sistemdir. Sonuç itibariyle paranın değerini yaratan şey, insanların o metaya dair zihinlerinde taşıdıkları ortak güven hissi, yani imgenin kendisidir. Ne var ki bu imge, olgunun kendisinden çok daha büyük bir soyut yapıyı gerçekliğe izdüşürür — tıpkı fiziksel bir gerçekliği açıklamak için dalga fonksiyonlarında gerçekte var olmayan karmaşık sayıları kullanmamız gibi.


Figür 9. Paranın çeşitli biçimleri. https://p.turbosquid.com/ts-thumb/N4/nYWscS/GhlisZ8D/septimcoinsfinalrender5/png/1380723897/1920x1080/fit_q87/8b309a29550aee0c247f3424b9205b36c47f59d1/septimcoinsfinalrender5.jpghttps://www.ihath.com/wp-content/uploads/2019/04/money-2-1024x549.pngunknown

Peki bir para biriminin veya para sisteminin değerli olduğuna kim, nasıl karar verir? Temelde bu durum, insanlar ve organizasyonlar tarafından sahip olunan politik ve ekonomik güç ile birlikte, belirli bir para biriminin “değerli” olduğuna dair oluşan ortak imge üzerinden şekillenir.

Bu gücün en somut göstergesi, uluslararası ticaretin ve rezervlerin hangi para birimi üzerinden yürütüldüğüdür. Örneğin dolar, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Bretton Woods düzeninden bu yana, salt ABD’nin ekonomik büyüklüğünden değil, aynı zamanda askeri, siyasi ve kurumsal gücünün dünya çapında yarattığı “güvenilirlik imgesi”nden ötürü rezerv para statüsünü korumuştur.1 Bir ülkenin ordusu, diplomatik ağı, merkez bankasının bağımsızlığı algısı ya da hukuk sisteminin öngörülebilirliği — bunların hiçbiri parasal bir “olgu” değildir, ama hepsi o paraya duyulan ortak güvenin, yani imgenin, inşasına katkıda bulunur. 15

Bu imgenin kurumsallaşmış hali, kredi derecelendirme kuruluşlarında (Moody’s, S&P, Fitch) somutlaşır: bu kuruluşlar bir ülkenin ya da para biriminin “ne kadar güvenilir” olduğuna dair bir puanlama yaparak, aslında ölçülemeyen bir güven duygusunu ölçülebilir bir olguymuş gibi sunarlar. 16 Ancak bu derecelendirmelerin kendisi de nihayetinde bir uzlaşıdan, yani piyasa aktörlerinin o kuruluşa duyduğu inançtan ibarettir — imgenin imgesi, bir kez daha.

İmgenin ne denli kırılgan bir zemine oturduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri de 1992’de yaşanan “Kara Çarşamba” olayıdır: yatırımcı George Soros’un önderliğindeki spekülatif hareket, İngiliz sterlini için piyasada oluşan güven imgesini birkaç saat içinde çökertmiş ve Birleşik Krallık’ı Avrupa Döviz Kuru Mekanizması’ndan çıkmaya zorlamıştır.3 Burada hiçbir fiziksel olgu değişmemiştir — ülkenin altın rezervi, üretim kapasitesi ya da nüfusu aynı kalmıştır — değişen yalnızca, milyonlarca aktörün zihninde o para birimine dair taşıdığı ortak güven imgesidir. 17 Bu da göstermektedir ki parasal değer, büyük ölçüde tarihsel, siyasi ve toplumsal bir inşadır; olgudan çok, olgu üzerine inşa edilmiş kolektif bir inanç sistemidir.


Figür 10. Somali’deki hiperenflasyon, para biriminin değerini dramatik biçimde kaybetmesine neden oldu. 2018. https://images.moneycontrol.com/static-mcnews/2018/09/Somali_5.jpg

Burada ortaya çıkan kabul, yani imgesel yapı, dikkatle tasarlanmış bir kâğıt parçasından ibaret olan fiziksel olgudan çok daha güçlü bir değer üretir. Böylece imge, somut nesnenin kendisinden bağımsızlaşarak, onun algılanan değerini belirleyen asıl faktöre dönüşür.

Konuyu daha fazla dağıtmamak ve sizi yormamak adına, bu örneklerin ana fikri aktarmak için yeterli olduğunu düşünerek burada sonlandırıyorum. Ancak ilginizi çektiyse, imge ve olgu ilişkisinin ele alındığı dikkat çekici birkaç örneği yazının sonunda bulabilirsiniz.


Figür 11. Prestige filminde Alfred Borden’ın ‘Kuş Numarası’. 2006. https://whatculture.com/film/10-even-more-movies-with-ridiculously-subtle-foreshadowing?page=9

The secret impresses no one. The trick you use it for is everything.

Sır kimseyi etkilemez. Onu kullandığın numara her şeydir.

Alfred Borden. Prestige. 2006.

Imgenin Politik Mimarisi

Bu noktaya kadar ele alınan örnekler, imgenin yalnızca soyut bir kavram olmadığını; aksine ekonomik, toplumsal ve kültürel yapıları doğrudan şekillendiren etkin bir unsur olduğu konusunda sizi kısmen ikna edebilmiş olmayı umuyorum.

Asıl konuya geri dönecek olursak, varoluştaki olgulara dair yarattığımız imgeler bireysel algımızı şekillendirir. Bu algıların zamanla ortaklaşması ve genişlemesi (yani kabullerimiz) içinde yaşadığımız toplumun, yapılı çevrenin ve genel dünya tasavvurumuzun nasıl kurulacağını belirler.

Bununla birlikte, imge ile olgu arasındaki ilişkinin zorunlu olmaması, imgelerin ve dolayısıyla onların ürettiği gerçeklik algısının manipüle edilmesine ve kontrol edilmesine de imkân tanır. Bu durumun bir örneğinini, carpici oldugunu ve ogrenimini gordugum mimarlık eğitimim boyunca Quasimodo üzerinden ele alınan ve farklı bağlamlarda tekrar eden bir ornek olay üzerinden açıklamak istiyorum.

Her canlı, içinde doğduğu ve yaşadığı çevreyi bir şekilde kullanır; ancak bazı türler bu çevreyi kendi yaşam koşullarını daha ideal hale getirmek amacıyla yeniden şekillendirir. Bunu bir örümceğin ağ örmesi ya da bir kuşun yuva yapması gibi örneklerle açıklayabiliriz.

İnsan ise sahip olduğu organizasyonel karmaşıklık ve bilişsel kapasite sayesinde, bu çevresel dönüşümü bildiğimiz canlılar arasında en büyük ölçekte ve en yüksek etkiyle gerçekleştirebilendir.

Bu eylemi insan toplumlarında gerçekleştiren rollerden biri de mimardır. Mimar, yapılı çevredeki dönüşümü; kullanıcı beklentileri, doğal çevreye etkiler, ışık, hava ve su kontrolü, toplumsal fayda, ulaşım, estetik, yaratıcılık, organizasyonel düzenleme, ekonomik etkiler ile sosyal ve politik çıktılar gibi hem doğrudan gözlemlenebilir hem de kimi zaman varsayımsal birçok parametreyi göz önünde bulundurarak yönetir.

Bu çok katmanlı değerlendirme sürecinde amaç, gerçekleştirilen değişimin olası faydasını en üst düzeye çıkarmaktır.

Kurumsallaşmış eğitimde kabul gören düşünceyi kabaca ifade edersek, mimarın bir rol olarak meşruiyeti; yalnızca bir yapıyı veya yapılı çevreyi tasarlayabilmesinden değil, bu tasarımın yaratacağı etkileri bütüncül bir şekilde öngörebilmesi ve buna dair gerekçeler üretebilmesinden gelir. Yani mimar, mevcut çevresel duruma gerçekleştireceği müdahale ile sağlayacağı faydaya ilişkin nedenler sunabilen kişidir.

Bu gerekçelendirme çabası doğrultusunda, hem mimarlık eğitiminde hem de yapılı çevre üretiminde, bir yapı çoğu zaman somut bileşenlerinin (duvar, kolon, beton, pencere vb.) ötesinde, daha soyut kavramlar ve nitelikler üzerinden tanımlanır. Özgürlük, geçirgenlik, sürdürülebilirlik, yenilik gibi kavramlar neredeyse her tasarımın söylemsel temelini oluşturur.

Bu yaklaşımda tasarım, fiziksel nesnelerin doğrudan üretiminden ziyade, kavramsal bir zeminde kurulur; yapı, bu kavramsal çerçeve üzerinden gerekçelendirilir. Sonuçta ise, başlangıçta ortaya konan kavramların mekânsal ve deneyimsel olarak mimari üzerinde temsil edilmesi ve yaşantıya dönüşmesi beklenir.

Böylece, nedenselliği kuran kavramlar kümesi ile üretilen mimarlık arasında bir olgu–temsil–imge ilişkisi ortaya çıkar.

Klasik bir örnek olarak, genelde mimarlık eğitimi almamış kişiler arasında barok saraylar ya da postmodern organik mimari, alışılagelmişten farklılığı nedeniyle “iyi mimari” olarak sınıflandırılır. Bu yargıya varılmasındaki en büyük girdi, söz konusu yapının sıradışılığı ve bir biblo gibi göze hitap eden varoluşudur. Bu, mimarinin zihnimizde oluşturduğu imgeyi ve bu imge üzerinden vardığımız yargıyı belirler.

Fakat mimarlık, yalnızca ilginç bir form yaratmaktan fazlasıyla mükelleftir. Baştaki tanıma dönecek olursak, mimari; yapılı çevrenin canlının çıkarları doğrultusunda değiştirilmesi, dolayısıyla hayati bir düzenleme işlevi görmesi nedeniyle kaçınılmaz olarak politiktir. Bu noktada, sıradışılık ve formal yaratıcılık, mimari kaliteyi tanımlamak için tek başına yetersiz kalır.

Bu noktada, sıradışılık ve formal yaratıcılık, mimari kaliteyi tanımlamak için tek başına yetersiz kalır. Zira mimarlığın sunduğu nedensellik, kişisel zevklerin ötesinde olmalıdır ki objektif bir varoluş sergileyebilsin; aksi halde mimari, öznel beğenilerin meşrulaştırılmasından ibaret bir söyleme indirgenir.

Bu durumu daha derinlemesine incelemek gerekir: ancak zihinsel imgeden temsile, temsilden de temsil edilen olguya ulaştığımızda mimariyi doğru biçimde yorumlayabiliriz.


Figür 12. Robert Venturi, Denise Scott Brown ve Steven Izenour, Learning from Las Vegas adlı eserlerindeki mimari örnekler üzerinden, imge ile gerçekliğin birbiriyle tutarlı olması gerektiği yönündeki modernist fikri reddeder. İmgenin algıyı nasıl önceleyip şekillendirebileceğine dair yaptıkları bu analiz, postmodern mimarlık teorisinin temellerinden birini oluşturur. Ördek ve süslenmiş baraka (duck and decorated shed) 1972. https://99percentinvisible.org/wp-content/uploads/2016/08/duckandds.png

Örneğin bir saray, otoriteye ait bir yapıdır. Otorite sarayı yaptırırken mekânsal ihtiyaçtan ziyade gösterişi önceliklendiriyorsa, buradaki kaygı, gücün eleştirilmesinden ziyade saygı gördüğü bir toplumda güç gösterisi yapma amacı taşır. Paralel olarak, durumun ekonomik ve emek maliyeti, insanların hayat kalitesinden ziyade güçlünün gücünü muhafaza etme gayesine kayar.

Sonuç itibariyle, sarayın temsil ettiği olgu, yapılı çevrenin asıl amacı olan bütüncül faydadan uzaklaşarak, bireysel fayda gayesi üzerinde şekillenir. Yani mimarinin temsili, otoritenin gücünü yansıtmaktır; bu olgu, otoriteye yakınsar. Despot bir yönetimin gücünü yansıtmaya çalıştığı yapı, imgeden olguya doğru bakmaya başladığınızda acınası görünür. Eğer siz bu toplumun bir parçasıysanız, o sarayın varlığı sizin hayat kalitenizi artırmaz; aksine, hayat kalitenizin düşmesinin sebebi olarak var olur.

Bugün her ne kadar eskinin sarayları olmasa ya da azalmış olsa bile, aslında aynı işlevi üstlenen farklı yapılar görebiliriz. Neoliberal sistemin tahakküm kurduğu günümüz ideolojik yapısında, starchitect’ler karşımıza; ödüllerle pohpohlanan, otoritelerce “iyi mimarlık” olarak etiketlenen, ün kazanmış “deha” mimarlar olarak çıkar.

Bu mimarların yapılarını incelediğimizde ise gördüğümüz şey, gerçek anlamda bir yaşamı tasarlayan bireylerden ziyade, var oldukları toplumda görülmemiş bir şeyi sunarak, ben-merkezci bir biçimde etkileyici olma çabasındaki yapılardır. Bu durum, teknolojik imkânların elvermesiyle birlikte eski toplumsal yapıların değişmesinin bir sonucudur.

Fakat mimarinin ne olduğuna soyut anlamda baktığımızda, yapılanın eskinin sarayları ile aşağı yukarı aynı olduğu görülür: işlevsel olmaktan ya da yeni bir toplumsal yapı sunmaktan ziyade, etkileyici olma gayesi göze çarpar. Neoliberal dönemin “iyi” olarak sunulan mimarlığı, aslında geçmişin barok saraylarından çok da farklı değildir.

Benzer şekilde, günümüzde bir zamanlar kazanılmış sosyal hakların erozyona uğraması ve toplumsal refah dağılımının giderek kötüleşmesi de bu önermeyi destekler; nitekim World Inequality Report 2022 18 verilerine göre dünya nüfusunun en yoksul yarısının küresel gelirden aldığı pay bugün, Batı ülkeleri ile sömürgeleri arasındaki büyük ayrışmanın henüz gerçekleşmediği 1820 yılındaki payının yaklaşık yarısı kadardır — yani küresel eşitsizlik, on dokuzuncu yüzyıl başındaki düzeye, hatta ötesine geri dönmüş durumdadır. Neoliberal düşünce yapısı, eski düzeni yeni formlarla yeniden kurgulamıştır. Bu perspektiften bakıldığında, yaratılan mimari, neoliberal dünyanın saraylarıdır.


Figür 13. Sol: Augustusburg Şatosu’nun Büyük Merdiveni, Brühl (yaklaşık 1740’lar); 1725-1768 yılları arasında inşa edilen şato kompleksinin bir parçası. Sağ: Guggenheim Müzesi Bilbao (1997), Frank Gehry tarafından tasarlandı. Aralarında neredeyse üç yüzyıl olmasına rağmen, her iki yapı da zorunluluğun değil, temsilin mimarisi olarak okunabilir. Barok saray, gösteri aracılığıyla mutlak monarşinin otoritesini somutlaştırırken; Guggenheim, günümüz neoliberal düzeninin ikonikliğe ve sembolik sermayeye yönelik arayışını örnekler. Biçimsel farklılıklarına rağmen, her ikisi de işlevsellik ya da toplumsal ilerleme yerine güç ve prestijin iletilmesini önceliklendirir; bu da mimarlığın, egemen toplumsal düzenlerin kendini meşrulaştırdığı bir araç olarak işlemeye devam ettiğini düşündürür. Tarih belirtilmemiş. https://kulturkenner.de/en/artikel/schloss-augustusburg-und-falkenlust-bruhl—2https://www.re-thinkingthefuture.com/wp-content/uploads/2020/09/A1755-10-Famous-examples-of-Post-Modern-Architecture.jpg?w=999

Yapılı çevre politik olduğu için, aynı zamanda içinde bulunduğu toplumun algı ve kabullerinin bir eseridir. Üzerimizde etkili olan imgelerin manipüle edilmesi, başkalarının bizi kontrol edebilmesine yol açar. Dolayısıyla, imge ile algı arasındaki bağımsızlığın —yani birinin diğerini zorunlu olarak belirlemediğinin— ayrımını yapabilmek önemlidir.

Konudan sapmadan geri dönecek olursak, yaşadığınız mekânlarda gördüğünüz ve yalnızca farklılığı ile ilginçliği üzerinden değerlendirdiğiniz mimari ve mekânlar, aslında o mekânlara dair birer imgedir. Daha derin bir okuma yaparak olgunun ne olduğunu anlamak, mimariyi daha derinlemesine incelemeyi ve okumayı gerektirir. Bu da onu yaratan ve politikadan bağımsız olmayan ilkelere bağlıdır.

Mimarlık sadece görünüm veya keyifli görünen mekânlarla ilgili değildir. Mimarlık kaçınılmaz olarak politiktir; 19 20 21 toplumun kullanacağı mekânları politikalar, ihtiyaçlar, sosyoloji, ekonomi, teknoloji, temel bilimler, geometri, matematik ve sanatsal yaratıcılık ile şekillendiren, içine sınırsız faktör ve parametrenin dâhil edilebileceği ve sonunda toplumun yaşayış şeklini belirleyen/değiştiren çok boyutlu bir kavramdır.

Mevcut otoritenin takdiriyle, kendisine güç verilerek görevlendirilen kimselerin ürettiği mekânlar, mimarlığın yoksunluğunu değil, o mekânları yaratan ve kullanan toplumun çarpıklığını gösterir. Bunu bir başka ve daha yalın örnekle açıklayacak olursak: kral, kralın gerekliliğine ikna olmuş insanların kolektif bilinciyle var olur. Olgu ile imge arasındaki farka dair farkındalık, bizde eleştirel düşünceyi tetikler. o

Hayal Etme Kapasitesi

Sonuç olarak, imge ile olgu arasındaki ayrımı kavramak, yalnızca bir algılama farkını anlamaktan ibaret değildir; aynı zamanda gerçekliği nasıl kurduğumuzu ve ona nasıl yaklaştığımızı sorgulamanın temellerinden biridir.22 Algıladığımız dünya, her zaman doğrudan ve nesnel bir gerçekliğin yansıması değildir; kültürel, toplumsal ve zihinsel süreçler aracılığıyla anlamlandırılmış bir gerçekliktir.

Bu farkındalık, eleştirel düşünce gibi daha derin bir kavrayışa zemin hazırlar. Çünkü ancak gördüğümüz ile gerçekten var olan arasındaki mesafeyi fark ettiğimizde, içinde bulunduğumuz koşulları sorgulayabilir, görünür olanın ardındaki ilişkileri okuyabilir ve alternatif olasılıkları düşünebiliriz. Böylece gerçekliği değişmez bir durum olarak kabul etmek yerine, tarihsel ve toplumsal olarak şekillenmiş bir yapı olarak değerlendirebiliriz.

Ernst Bloch’un ifade ettiği gibi: “En trajik kayıp, güven duygusunu yitirmek değildir; asıl trajedi, dünyanın başka türlü olabileceğini düşleyebilme yetisini kaybetmektir.” 23 Gerçekliğin kurgusal ve değişebilir yönünü kavramak, yalnızca mevcut olanı eleştirmemizi değil, henüz var olmayanı hayal edebilmemizi de mümkün kılar.

Bu nedenle eleştirel düşünce, yalnızca yanlışları tespit etme aracı değil; yeni ihtimalleri görebilme ve onları gerçekleştirebilme kapasitesidir. İmge ile olgu arasındaki ayrımı fark etmekle başlayan bu süreç, bireyin kendi algılarını, arzularını ve içinde yaşadığı dünyayı yeniden değerlendirebilmesine olanak sağlar. Sonuçta özgürleşme, yalnızca mevcut gerçekliği anlamaktan değil, onun farklı biçimlerde var olabileceğini hayal edebilmekten geçer.

İçinde bulunduğumuz dünyada alıştığımız, normal ve olağan kabul ettiğimiz şeylerin aslında başka türlü de olabileceğini fark etmek, mevcut koşullarımıza daha geniş bir ölçekten ve farklı bir gözle bakabilmeyi gerektirir. Eleştirel düşünce, tam da bu bakışı mümkün kılan araçtır: içinde yaşadığımız algısal gerçekliğin kabuğunu kırmanın, belki de tek yoludur. Bu kabuğun nasıl kırılabileceği ise başlı başına bir yazının konusu.

Appendix

  1. İmge–olgu probleminin örnekleri: Felsefi tartışma ve sinema
  • Yirminci yüzyıl filozoflarının ele aldığı sorulardan biri, imgelerin gerçekliği yalnızca temsil mi ettiği, yoksa onu doğrudan şekillendirip şekillendirmediğidir. Bu soru popüler kültürde de sıkça işlenmiştir; en dikkat çekici örneklerden biri 1990’ların filmi The Matrix’tir.

  1. İmge–olgu probleminin örnekleri: Fizik
  • Fizik, içinde yaşadığımız gerçekliğin işleyişine dair bir model (temsil) kümesi olarak okunabilir. Formüllerimize dahil ettiğimiz parametre sayısı arttıkça ve tanımladığımız olgulara ne kadar derinlemesine baktığımıza bağlı olarak, temsilimiz gerçekliğe daha da yaklaşır.

  1. İmge–olgu probleminin örnekleri: The Elder Scrolls — Değiştirme (Alteration) ve Yanılsama (Illusion)
  • The Elder Scrolls oyun evrenindeki Değiştirme ve Yanılsama büyü okulları arasındaki ayrım, imge ile olgu arasındaki ilişkiyi anlamak için işlevsel bir örnek sunar. Değiştirme, gerçekliğin altında yatan koşulları doğrudan etkilerken; Yanılsama, gözlemcinin gerçekliği algılama biçimini değiştirir. Bu ayrım, olgunun kendisini değiştirmek ile olgunun deneyimlendiği imgeyi değiştirmek arasındaki farkı somutlaştırır.

  1. İmge–olgu probleminin örnekleri: Sayısal Temsil Sistemleri ve Rasyonelleştirme
  • İstatistikler, okul notları, sıralamalar ve neredeyse her şeyi sayılara indirgeyerek rasyonelleştirme çabamız bu problemin bir parçası olarak okunabilir. Sayısal temsil sistemleri, gerçekliğin bir yönünü yapılandırılmış ve ölçülebilir bir biçimde temsil etmek için kurgulanır. Ancak böyle bir temsil, tasvir ettiği gerçeklikle yakından özdeşleştiğinde, sistemdeki kusurlar ve boşluklar tespit edilip istismar edilebilir hale gelir. Bu da temsil ile gerçeklik arasında özellikle ilginç bir ilişki doğurur: temsil, gerçekliği yöneten bir sisteme dönüştüğünde, temsili manipüle etmek gerçekliğin kendisini manipüle etmenin bir yolu haline gelebilir.
  • Bu, yolsuzluğu düşünmenin de faydalı bir yoludur. Kurumsal kararlar sayısal ve biçimsel sistemler —notlar, istatistikler, sıralamalar, puanlar, yeterlilikler ya da diğer ölçülebilir göstergeler— aracılığıyla alındığında, temsil, tasvir etmesi amaçlanan olgudan daha önemli hale gelebilir. Temsildeki zayıflıkları istismar etmek, böylece gerçek dünyada etkiler üretebilir.
  • Bu konu, özellikle not alma sistemleri, yayıncılık, notlandırma ve bilginin niceliksel hale getirilmesiyle ilişkili olarak daha ayrıntılı bir incelemeyi hak ediyor; bu yüzden ayrı bir yazıya saklanmıştır.

Footnotes

  1. “Kötüler Sofistikedir, İyiler Vasat.” eray [fabilog.com]. 2016. Accessed (17 Mar 2026) https://web.archive.org/web/20161119041938/http://fabilog.com/kotuler-sofistikedir-iyiler-vasat/ ↩

  2. SAUSSURE, Ferdinand de. Course in General Linguistics. London: Duckworth. 1983. Original work published in 1916. ↩

  3. WITTGENSTEIN, Ludwig. Tractatus Logico-Philosophicus. London: Routledge. 2001. Original work published in 1921. ↩

  4. KHAN, Sal. “Descartes and Cartesian Coordinates” [Video File]. Uploaded by Khan Academy [youtube.com]. 2012. Accessed (12 Aug 2026) https://www.youtube.com/watch?v=N4nrdf0yYfM ↩

  5. “How Imaginary Numbers Were Invented” [Video File]. Uploaded by Veritasium [youtube.com]. 2021. Accessed (12 Aug 2026) https://www.youtube.com/watch?v=cUzklzVXJwo ↩

  6. WOLFRAM, Stephen. “Stephen Wolfram - Is Mathematics Invented or Discovered” [Video File]. Uploaded by Closer to Truth [youtube.com]. 2016. Accessed (12 Aug 2026) https://www.youtube.com/watch?v=nUCwtLTUPQ4 ↩

  7. BAKIRCI, Çağrı Mert. “Matematik Bir Keşif mi, Yoksa İcat mı?”. Evrim Ağacı. 2019. Accessed (12 Aug 2026) https://evrimagaci.org/matematik-bir-kesif-mi-yoksa-icat-mi-8094 ↩

  8. FOUCAULT, Michel. This Is Not a Pipe. Translated by James Harkness. Berkeley: University of California Press. 1983. Original work published in 1968. Accessed (12 Aug 2026) https://monoskop.org/images/9/99/Foucault_Michel_This_Is_Not_a_Pipe.pdf ↩

  9. “Diamonds are a Scam -(De Beers Monopoly and Cartel, Genius Marketing, Blood Diamonds, Lab Diamonds)” [Video File]. Uploaded by Alive & Curious [youtube.com]. 25 May 2024. Accessed (12 Aug 2026) https://www.youtube.com/watch?v=DInpiaXjD1E ↩

  10. KHAN, Sal. “Functions of money | Financial sector | AP Macroeconomics” [Video File]. Uploaded by Khan Academy [youtube.com]. 21 Jun 2016. Accessed (12 Aug 2026) https://www.youtube.com/watch?v=ok2vtKnSZzY ↩

  11. “Periyodik Cetveldeki 100’den Fazla Element Arasında Altın Neden Bu Kadar Değerli?”. crazycells [eksiseyler.com]. 30 Mar 2017. Accessed (12 Aug 2026) https://eksiseyler.com/periyodik-cetveldeki-100den-fazla-element-arasinda-altin-neden-bu-kadar-degerli ↩

  12. “Nixon Shock”. Wikipedia. n.d. Accessed (22 Sep 2026) https://en.wikipedia.org/wiki/Nixon_shock ↩

  13. NAKAMOTO, Satoshi. Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System. 2008. Accessed (22 Sep 2026) https://bitcoin.org/bitcoin.pdf ↩

  14. MARTIN, Felix. Money: The Unauthorised Biography. London: The Bodley Head. 2013. ↩

  15. EICHENGREEN, Barry. Exorbitant Privilege: The Rise and Fall of the Dollar. New York: Oxford University Press. 2011. ↩

  16. SINCLAIR, Timothy J. The New Masters of Capital: American Bond Rating Agencies and the Politics of Creditworthiness. Ithaca: Cornell University Press. 2005. ↩

  17. “Black Wednesday”. Wikipedia. n.d. Accessed (22 Sep 2026) https://en.wikipedia.org/wiki/Black_Wednesday ↩

  18. CHANCEL, L. et al. World Inequality Report 2022. World Inequality Lab. 2022. Accessed (27 Sep 2026) https://wir2022.wid.world/ ↩

  19. SARGIN, Güven Arif. “Demokrasi ve Mimarlık: Beden, Mekân, Siyaset II.” Gas Mekan. 2015. Accessed (12 Aug 2026) https://gasmekan.wordpress.com/2015/07/19/demokrasi-ve-mimarlik-beden-mekan-siyaset-ii/ ↩

  20. ARENDT, Hannah. The Human Condition. Chicago: University of Chicago Press. 1958. ↩

  21. LEFEBVRE, Henri. The Production of Space. Translated by Donald Nicholson-Smith. Oxford: Blackwell. 1991. Original work published in 1974. ↩

  22. “John Berger / Ways of Seeing, Episode 1 (1972)” [Video File]. Uploaded by Enlight Studies [youtube.com]. 27 Jul 2020. Accessed (12 Aug 2026) https://www.youtube.com/watch?v=P-4LwAuTw7k ↩

  23. BLOCH, Ernst. The Principle of Hope. Translated by Plaice, N. et al. Cambridge, MA: MIT Press. 1986. Original work published in 1954–1959 as Das Prinzip Hoffnung. ↩

İmge, Temsil ve Olgu
Notre Dame in Kamburu
Ayni Sorunsalin Farkli Disiplinlerdeki Yankilari
Gundelik Hayati Kuran Imgeler
Imgenin Politik Mimarisi
Hayal Etme Kapasitesi